Sohbet

18 Ekim 2016 Salı

Bursa escort kız fiyatları ne kadar?

Bursa görükle escort kız fiyatları ne kadar? Bursa escort kızlar genellikle fiyat olarak sürekli bir değişim ve etkileşim içindedir. Kızlarımız fiyatları 150 tl- 600 tl kadar çıkmaktadır. Mevcut sitemizdeki kızların iletişim numaralarından iletişime geçerek fiyat alabilirsiniz. Yabancı kızlarla iletişim için whatsapp kullanmanızı öneriyoruz. Direk aramalara yoğunluk nedeniyle yer yer cevap veremeyebiliyorlar.

Escort kızların genel özellikleri nelerdir?


Escort kızlarımız boy ve kilo olarak gerçekten çok uygunlardır. Resimler de görmüş olduğunuz sex arzusuyla yanıp tutuşan ve sizlere gerçekten güzel bir gece geçirmenizi sağlayacak kızlarımızdır. Kızlarımız otel ve evlere gelmektedirler fakat bazı kızlar özel olarak otel isteyebiliyorlar. Bunun sebebi tamamıyla escort kızın arzusuna ve seçimine kalmış durumdadır. Escort kızlarımızın evlerine genellikle davet etmeselerde bazı escort adayları evlerinde işlemleri halletmektedirler. Fiyat olarak otel masraflarını da siz ödemektesiniz. 5 yıldızlı otellerde genellikle rus escort kızlarının sex yaptığını bilmenizi isteriz. Bursa da ise genellikle 3 – 4 yıldızlı oteller tercih edilmektedir. Escort kızlarla kesinlikle pazarlık yapmanızı tavsiye etmiyoruz.

13 Ekim 2016 Perşembe

keriz sohbet chat odaları

Web ve buna bağlı olarak gelişen vasıtalar, toplumda, televizyon şeklinde yaygınlığı olan

Vasıtaların sayeinde daha bir tanınmakta ve yaygınlaşmaktadır. Son senelerde, toplumsalyaşamı ehemmiyetli ölçüde etkilemeye başlamış olan kitle mesajşim enstrumanlarından bilgisayar ve internet

Ortamındaki chat’in seçenek edilme sebeplerinden birisinin, modayı izleme isteği olduğu

Dile getirilebilir.

Chat, “web vesilesiyle, aniden çok kişinin aynı anda sohbet etmesini sağlayan bir

Servis” biçiminde bilinebilir. Ingilizce’de; “hoşbeş etmek, çene çalmak, yarenlik etmek,

Söyleşi etmek” mananında kullanılmaktadır.

Chat, bilgisayar vesilesiyle; yazı ve simgelerin kullanılması sayesinde sohbet etme

Olarak da ele alınmaktadır. Chat’in ehemmiyetli özelliklerinden birisi, ananesel sohbetin temel

Koşulu olarak ele alınan, yüz yüze tanışıklığı ortadan kaldırmasıdır. Biri birini hiç görmemiş,

Konuşmamış kişilerin chat aracılığıyla rabıtada bulunmalarının, tam bir “sosyal ilişki” olarak

Ele alınabilmesi güçleşmektedir.

Chat; kişilerin, gerçek vakitli olarak başka insanlarla rabıtaya geçme imkanı sağlayan

Bir sistemdir. Bu sistemde, monitör aracılığıyla, karşı tarafa iletiler iletilir ve aynı şekilde

Ileti alınır. Chat’in öteki isimi irc’dir (web relay chat). Chat’ta, bir veya birden fazla

Kişiyle, aynı anda bildirişim kurabilmek muhtemeldır. Yazı yanında, bazı çizgi karakterler

Kullanılarak da söyleşi edilmesi sözkonusudur. Mirc gibi kimi programlar aracılığıyla,

Karşı tarafa dosya gönderilmesi de olasıdır. Bu program kullanılırken, özel bazı

Seçenekler tercih edilmedikçe, şahıs tarafınca makalelan her şey, hepimiz tarafından

Görülebilmektedir1

.

Kişiler, çeşitli irc sunucularına bağlanarak, aynı sunucu üzerindeki öteki kullanıcılar

Ile karşılıklı sohbet edebilirler. Bir irc sunucusuna bağlanmak için, yerine “irc client” edinim et

Uygulamaların kullanılması gerekir. Bunlardan belli başlı olanlar; xircon, virc, mirc, pirch

Biçiminde sıralanabilir. Temel irc kavramlarından biri de “kanal”dır. Irc üzerinde

Kullanıcılar, kanal isimi verilen bu sanal ortamlarda bulunurlar. Kullanıcının bir kanala ileti

Göndermesi, o iletinin kanalda bulunan her insana gitmesi mananına gelir. Kanallar, kullanıcılar

Tarafınca oluşturulabilir. Bir kanal içindeki bütün kullanıcılar, o kanaldan ayrılmış olduğunda,

Mynet Cinsel Sohbet

Mynet Cinsel Sohbet Kadınların iş hayatında yer almaları le birlikte erkekler kendilerine artık eskisi kadar ihtiyaç duyulmadığını düşün­meye başladılar. Her ne kadar çok çalışıyor olurlarsa olsunlar “evin erkeği” rolünde alışageldikleri takdir edilme duygusunu eskiden olduğu gibi hissedemiyorlar. Mynet Cinsel Sohbet söylediği gibi: “Kadın Özgürlüğünü yücelten erkekten sakının. O erkek işinden ayrılmak üzeredir.”
Hayatın farklı alanlarında başarılı olan kadınlar kendilerini sık sık “Güçlü olduğumdan dolayı özür dilememeliyim,” der­ken bulan kadınlardır. Ve sonra ertesi hafta neden “iyi bir erkek bulamadıklarını” merak ederler. Çünkü iyi bir erkek iyi bir kadın ister. Dişli olmak demek kadınlığınızı kaybetmeniz demek değildir. Aynı zamanda evde kasten pantolon giyip dolaşmanız demek de değildir. Dişli kadın olmak sadece kimsenin sizin üze­rinizden yürüyüp geçmesine izin vermemeniz demektir.

Klasik bir süper kadın, erkek ve kadının ilişkide “eşit” olduğu bir birliktelik ister. Bu hoş bir teoridir ama pratiğe döküldüğünde hızlı bir şekilde tek taraflı ilişkiye dönüşür.

8 Ekim 2016 Cumartesi

mynet cinsel sohbet

mynet cinsel sohbet Herhangi bir arama motoruna “Cinsel Sohbet” yazın ve internetin size neler önerdiğini görün: neredeyse sadece Cinsel Sohbet siteleri, sayı­sız, bitmek bilmez, bedava ya da paralı, profesyonel ya da ama­tör (ya da öyle olma iddiasında), hepsi farklı, hepsi benzer, bir­birini tekrar eden ve biraz rafine bir izleyici için bunlara tama­men kayıtsız kalamadığı ölçüde daha moral bozucu Cinsel Sohbet si­teleri...

Öncelikle şaşırtıcı derecede bayağılaşmış, ticarileşmiş, basmakalıp bir gözüpekliğin yanı sıra aşırı kabalık insanı çarpı­yor. mynet cinsel  tıpkı deniz gibi hep kendini tekrar eder: genellikle aynı sırayla aynı hareketler, aynı okşayışlar, aynı pozisyonlar, aynı kadrajlar, konuşma olduğunda aynı sözcükler, aynı inle­meler ya da solumalar... Ardından bayağılık, düşüklük, saçma­lık, kimi zaman kepazelik. İtiraf edelim bu önce insanı büyülü­yor. Ardından korkutuyor, ürkütüyor, moral bozuyor. Aşksız seks: Nefrete ne kadar da benziyor! Nasıl bir hor görme, kaba­lık, şiddet, nasıl bir ötekini (hemen her zaman kadın) insanlık­tan çıkarma, alçaltma, boyun eğdirme, küçük düşürme, lekele­me, aşağılama isteği! Bu yalnızca sinema mı? Hardda bu sahne­ler gerçekten yaşandığına göre tamamen öyle değil. Öyle olsa ne olur? Oyuncular söz konusu ve rıza gösteriyorlar diye, cin­sel ırkçı bir film olarak mı kabul edilecek? Şüphesiz hayır. Bu­na karşılık pomo ve hemen her zaman naklettiği cinsiyetçilik söz konusu olduğunda, tepkiler sıkıntılı ya da neşeli bir tenez­zülü pek aşmamaktadır. Bu, günümüzde cinselliğin etik doku­nulmazlık imtiyazı gibi bir şey elde etmiş çok özel statüsünü ortaya koyar.

Seksin suçluluk duygusu uyandırması ile geçen asırlardan sonra, birkaç on yıldır, suçluluk duygusunun orta­dan kaldırıldığı bir evreye girdik. Burada bir ilerleme görüyo­rum ama pomo bu ilerlemenin çift değerliliğini gösteriyor. Bu filmlerin varlığı, bolluğu ve internetteki başarısı, neredeyse ka­sıtlı vasatlıklanna rağmen, zamanın ruhunun bir kısmını ifa­de eden, toplumsal olgulardır. Sapkınlık mı? Belki. Ama öyle rağbette, öyle yaygınlaşmış, öyle sıradanlaşmış ki yine de ola­ğan cinsellikten bir şeyi ortaya koyuyor. Tecavüz gibi. Fahişe­lik gibi. Bu son iki pratik, istisna olarak mı kalmaktadır? Kuş­kusuz. Ama toplumlanmız ölçeğinde, basit bir patolojik ano­mali ya da -medeniyetlerin çoğunda, Antik Çağ’dan beri böy­lesi davranışlar gerçekleştiğine göre- bizim dijital ya da tüccar modemitemizin basit bir sonucu olarak değerlendirilemeyecek kadar çok sık görülen bir istisna (rakamlar, Fransa’da yılda elli bin ila yetmiş beş bin arasında değişmektedir; ya fahişelerin kaç milyon müşterisi var?). Diderot’nun sakin ve özgür bir cinsel­liği olan soylu vahşisi, bir mitten başka bir şey midir? Bilmiyo­rum. Ama kesinlikle gerilerde kalmıştır, epey gerilerde. Çeşit­li olgular, sosyoloji ya da medya bize bu konuda daha fazlasını öğretir. Kuşkusuz umutsuzluğa teslim olmak gerekmiyor. Ama önemini küçümsemek de aynı ölçüde hata olacaktır.

Bu bakımdan kadınlar ile erkekler arasında bir fark var mı­dır? Bir gün felsefedense bilimin bir yanıt vereceği bir sorudur bu. O zamana kadar herkesin, kendi yaşamında ya da mesela edebiyat yoluyla başkalannınkinde gözlemlediğini ya da anla­dığını sandığı şeyi az çok kuramsallaştırmak dışında bir seçe­neği yoktur. Pomo filmler, bir kadın tarafından yönetilmiş bi­le olsa, genellikle ve daha istekli bir şekilde erkekler tarafından izlenir. Bazen birlikte izlerler mi? Kuşkusuz. Ama kadın ge­nellikle ona daha ciddiyetsiz yaklaşacaktır (bir kadın dergisin­de okurlara yönelik şu tavsiyeyi okumuştum: “Erkeğinizle bir­likte pomo kaset izlediğinizde, fazla espri yapmayın: onun ne kadar ciddi olduğunu görün!”).

Tecavüz, fizyolojik Jigolo Sohbet

Tecavüz, fizyolojik nedenler­le de olsa, neredeyse sadece erkeklerin bir işidir. Fahişelik ise, ister erkek yapsın ister kadın, kadın müşteriden çok daha faz­la erkek müşteri bulur (jigolo fahişeyle aynı işi yapmaz: Jigolo Sohbet konuşması, eşlik etmesi, kur yapması... gerekir). Bu farkla­rın ne kadar kültürden ya da ne kadar doğaya kaynaklandığını (öyle görünüyor ki ikisinden de kaynaklanmaktadır) kimse bu­gün kesin olarak ölçemez. Bu, bunlan yadsımak için bir neden değildir. Gözlemlediğim kadanyla, bana öyle geliyor ki kadın­larla erkekler arasında sık görülen bir fark, sekse ve duygula­ra verilen önemdeki asimetri, hatta araç-amaç ilişkisinin tersi­ne dönmesidir: Erkekler için, aşk genellikle cinselliğin hizme- tindeyken, pek çok kadında tersi gerçek görünmektedir. Bir­kaç yıl önce kadın ve erkek arkadaşlarıma şunlardan hangisi­ni yaşamayı tercih edeceklerini sorduğumu hatırlıyorum: Seks Sohbet siz bir aşk macerası mı yoksa aşksız bir seks macerası mı? Ne­redeyse hepsi ikisini bir arada yaşamayı tercih ediyordu. Ama ille de birini tercih etmek gerektiğinde, istisnasız tüm erkek ar­kadaşlarım aşksız bir seks macerasını tercih edecekleri yanıtını verdiler bana. Biri hariç tüm kadın arkadaşlarım ise sekssiz bir aşk macerasını tercih edeceklerini söylediler. Bu küçük yokla­manın hiçbir bakımdan temsil edici olmadığını seve seve kabul ediyorum. Ama bana üzerinde düşünülecek bir şey vermişler­di ve bu arada kendimle ilgili olarak da beni aydınlatıyorlardı (kesinlikle erkeksi bir yaklaşım içinde olduğumu fark ettim). Erkeklerin aşk yapmak için sevmek de dahil her şeyi yapma­ya hazır olduğu yazılabilirdi. Ve kadınların da, sevmek ve sevil­mek için aşk yapmak da dahil her şeyi yapmaya hazır olduğu... Abartılı bir formül, bu açık, ama belki de bir hakikat payı taşı­yor. Öte yandan çiftlerin başarısını (partnerlerin her biri onda kendi payını bulur) ve güçlüklerini (asimetri devam eder) açık­lamaya da katkıda bulunabilir.

20 Eylül 2016 Salı

Mynet Sohbet Siteleri

insanlar tarih boyunca toplum olma gereksinimi duymuş bu toplumlaşma bilinci ise karşılıklı sohbet ile kendi varlığını sürdürmüştür.
ayrılıklar savaşlar yine Mynet sohbet kanallarıyla çözülmüştür. dünya halkları konuşma ile uzlaşabiliyor. çağın gereksinimi olan sohbet platformları arasına
ismini altın harflerle yazdırmış olan mynetgel.com sitemizde bulunuyorsunuz
kendinize ayırdığınız özel zamanllarınızda kaliteli ve kalıcı dostluklar ile sitemiz çok özel ayrıcalıklar ile karşınızdadır.
tamemen kullanıcıların kişilik haklarını koruyan gayri ahlaki hiç bir oluşuma izin vermeyen kaliteli sohbetlerin edildiği sitemiz sadece memnuniyetinize odaklanmıştır
kaliteli yönetim kadrosu ile şikayetlerinizi yöneticilerle bire bir konuşarak anlatabilirsiniz. sohbete baglanmayı okadar kolaylaştırdıkki tek yapmanız www.mynetgel.com a tıklayıp
sohbete bağlanmak ve günün getirdiği bütün yorgunluğu tatlı ve güzel sohbetler ile atabilirsiniz. online radyomuzdan kendinize ve arkadaşlarınıza istek isteyebilirsiniz.
sitemizde gerekli güvenü verdikten sonra hiçbir ücret vermeden yöneticide olabilirsiniz. tek yapmanız gereken mynetgel.com ailesinin bir üyesi olmanız

yıllardır size kaliteli bir hizmet sunuyoruz bizi seçtiğiniz için siz değerli kullanıcılarımıza teşekkür ederiz.

7 Eylül 2016 Çarşamba

Sevgi arzu yoksunluk

Bu, Platon’un ve belki de insanlığın sihirli formülüdür. Sihir olmaması ve bizi mutluluktan ve kendimizden durmadan ayır­ması hariç. Ama acele etmeyelim. Sevgi arzudur, der Sokrates ve arzu yoksunluktur. Geçişli olarak, “sevgi sözleri, kendinde olma­yanı, yoksun olduğunu sever”, “emrinde olmayanı”, “elin­de, emrinde olmayanı” arzular sonucu çıkarılabilir buradan. Bir insan kendinde olan bir şeyi ya da olduğu bir şeyi nasıl arzu edebilir? Platon bir kez daha yineler: “Arzunun, sevginin ara­dığı, erişmediğimiz bir durum, elde etmediğimiz, yoksun oldu­ğumuz bir şeydir.” Bu nedenle sevgi Tanrı değildir - çünkü Tann hiçbir şeyin yoksunluğunu duymaz. Sevgi bir Tanrı değil, bir aracı, bir cindir (iyi bir ruh, iç de şeytan değil, daha ziya­de sözcüğün etimolojik anlamında, bir tür melek: bir ulak ya da tanrılar ile insanlar arasında bir tercüman). Kısacası Aristop­hanes hiçbir şey anlamamıştır: Sevgi bütünlük değil, eksiklik­tir; kaynaşma değil, arayıştır; tatmin olmuş mükemmellik de­ğil, yiyip bitiren yoksulluktur. Eros, Penia (yoksulluk) ve Po- ros’un (çare, yol)* oğludur. Anası gitii hep yoksuldur ve babası gibi hep güzelin, iyinin peşindedir, evsiz barksız, yoksul ve atıl­gan, pis ve kurnaz, fikirlere, buluşlara düşkün ve büyücüdür. Nasıl tatmin olacaktır? Ancak arzulanan sevilir; ancak yoksun olunan arzulanır. Her sevgi (dünyevi kaldıkça) yokluk ya da (“göğün üzerine” yükseliyorsa) aşkmlıktır. Tutkunun haki­kati. Dinin hakikati. XX. asrın en büyük Platoncusu, “Bir çöl­de olmalıyız zira sevilmesi gereken yok,” der. Bu çöl, dünya­dır; bu yokluk, Tann’dır. Platonculuğun uçurumu: Varlık baş­ka yerdedir! Varlık eksik olandır! Mağara mitini yeniden oku­yun. Hasret Sözleri içimizde kazmaktan vazgeçmediği şey kendi­ne bir Gök yaratacak bir dünya gibi- bu uçurumdur.
"Mutlu aşk yoktur"
Başka yerde bahsetmiş olduğum metafiziği bırakalım; duygu- lanımsal yaşamımıza geri dönelim. Platon’u okuyunca âşık ol­manın neden bu kadar kolay ve birlikte yaşandığında, âşık kal­manın neden bu kadar zor olduğu anlaşılmaktadır. Bu da daha az derin ama daha geniş bir başka uçurumdur.
Sevgi arzudur; arzu yoksunluktur. Sadece şunu ekleyeceğim: İşte bu nedenle mutluluk genelde yakalanamaz. İşte bu neden­le şairin de dediği gibi “mudu aşk yoktur”. Burada Platoridan biraz uzaklaşıyorum, en azından onu bir parça modemize edi­yorum, ondan dersler çıkarıyorum diyebiliriz. Ben tarihçi ola­rak değil felsefeci olarak konuşuyorum. Şu anda yaşamak, şu anda düşünmek gerekir. Platon, hayal kırıklıklarımızı aydınla­tarak bile olsa, ancak bize yardım edebildiği kadarıyla beni ilgi­lendiriyor. Durum tam da böyle. Bence, tek kelimeyle söyleye­cek olursam, Platon aşk Sözleri tutkusunun hakikatini, dolayısıyla da zorunlu başarısızlığını ifade ediyor. Haklı olduğu ya da bir ona hak verdiğimiz ölçüde, aşk ilişkilerimizde (ancak eksikliğini duyduğumuzu sevmeyi ve arzulamayı bildiğimiz ölçüde) kaçı­nılmaz olarak Louis Aragoria da ya da ileride göreceğimiz gi­bi, Schopenhauer’e de- hak veriyoruz. Aşk yoksunluksa (Pla­ton), o halde mutlu aşk yoktur (Aragon, Schopenhauer).
Neden? Mutluluk nedir? Mutlu olmak nedir? Platon, mutlu olmak, arzulanana sahip olmaktır, yanıtını verir (Epiküros, Epiktetos ya da Kant da aynı cevabı verecektir). Tüm arzu edi­lenlere mi? Şart değil, çünkü bu hesapla asla mutlu olunama­yacağı gayet iyi bilinmektedir. Ama arzu edilenlerin önemli bir kısmına -belki de en büyük kısmına- sahip olmak, Platoria ya da herhangi birine göre, mutlu olmaktır. Sözlüklerimiz de bu­nu doğruluyor: mutluluk tatmindir, hazdır, bütünlüktür. Ona yönelen harekette dahi, bu yönüyle arzu bizi ondan ayırır. Ar­zu yoksunluksa, tanım gereği sadece sahip olmadıklarımı arzu­larım ve sadece sahip olmadıklarımı arzuluyorsam, tanım gere­ği arzuladıklarıma asla sahip olamam. Dolayısıyla hiçbir zaman mutlu değilimdir (çünkü mutlu olmak, arzulanana sahip ol­maktır). Arzu yoksunluksa, mutluluk yakalanamamıştır.
Kuşkusuz arzularımızın hiçbiri hiçbir zaman tatmin olmaya­cak değil. Ne mudu ki hayat bu derece zor değil. Ne var ki ar­zularımızdan biri tatmin oldu mu, (tatmin olduğu için) yok­sunluk olmaktan, dolayısıyla (arzu yoksunluk olduğundan) ar­zu olmaktan çıkar. Sonuçta (artık yoksunluk, dolayısıyla arzu olmadığından) şu anda arzuladığınıza değil, önceden, henüz sahip olmadığınız zamanda arzuluyor olduğunuza sahip olursu­nuz. Sizin için üzgünüm: Mutlu olmak, arzulanmış olana sahip olmak değil, arzulanana sahip olmaktır. Ama sizin sahip oldu­ğunuz, arzuladığınız değil, birkaç dakika ya da birkaç yıl önce, ona sahip değilken arzuluyor olduğunuzdur. Bu nedenle mut­lu değilsinizdir.
Eğer aranızda tümüyle mutlu olanlar varsa kusura bakma­sınlar. Haksız olan ben değilim, Platon. Peki var mı böyle olan­lar? Kimse ya da neredeyse kimse hiçbir zaman tümüyle mutlu değildir ya da hiçbir zaman çok uzun süre boyunca öyle değil­dir. Felaket dışında mutluluğun tamamen eksik olması da ne­redeyse bir o kadar nadirdir. Hakikat şu ki bazen Platon ya da Schopenhauer’dayızdir bazen Aristoteles ya da Spinoza’da, ile­ride değineceğiz buna, bazen mutluluğun peşindeyizdir, bazen onu yaşamakla meşgulüzdür ve genellikle de bunları birbirin­den ayıran ya da birbirine bağlayan ara dönemdeyizdir. Ama inişleri ve çıkışlarıyla gerçek yaşamımız olan bu ara dönemin işleyişini anlamak için, Proust buna “kalbin düzensizlikleri” derdi, onun alanını oluşturan bu iki kutbun her birinin mantı­ğını düşünmek gerekir öncelikle. Platon’un kutbu, yoksunluk kutbudur. Ancak sahip olmadığımı arzuladığımdan, arzuladı­ğıma asla sahip değilimdir. Nasıl mutlu olabilirim?
Üç örnek
Bu noktayı aydınlatmak için üç örnek.
İlki bizzat benimle ilgili. Ben felsefeciyim, felsefe okudum. Bu demek oluyor ki hayatımın beş yılı boyunca, arzu edilebi­lir nesne, en azından bu açıdan, felsefe agregasyonu oldu. İti­raf edeyim: Hayatımın beş yılını düzenli olarak “Felsefe agreje­si olursam ne kadar sevineceğim!” ya da iyimser olduğum gün­lerde “Felsefe agrejesi olduğum gün ne kadar mutlu olacağım!” diyerek geçirdim. Öngörülen şekilde beşinci yılın sonunda sı­nava girdim. Kabul edildim. Samimi olarak söyleyin, eğer si­ze “Mutluyum çünkü felsefe agrejesi oldum” deseydim benim hakkımda ne düşünürdünüz? “Bu herif bir budala” diyecekti­niz. Haklı olarak. Bu bize, yalnızca çok da önemli olmayan ka­bul sınavları hakkında değil ama ayrıca insanlık durumu hak­kında oldukça iç karartıcı da olsa çok aydınlatıcı bir şey öğre­tiyor: Bu bize, felsefe agregasyonunun, herhangi bir başka dip­loma gibi, ancak agreje olamayan birini mutlu edeceğini öğreti­yor. Yazık ki sahip olmadığı (eğer onu arzuluyorsa ondan yok­sun olduğu ve bu yoksunluk ona acı verdiği) için agregasyon onu mutlu etmiyor! Beni de mutlu etmiyor çünkü ben agregas- yona sahibim, dolayısıyla artık yoksun değilim, bu nedenle de onu sevemiyor ya da arzulayamıyorum. Kısacası Louis Aragon şöyle de diyebilirdi: Mutlu agregasyon yoktur!
İkinci örnek daha önemlidir. Herhangi bir firmada altı ay ön­ce işe alman, herhangi bir meslekten bir ücretli düşünün. On sekiz aylık işsizliği, on sekiz aylık zorlu süreç sona eriyor: Beş yüz günden fazla süredir her akşam, her sabah kendine “bir iş bulsam ne mutlu olurum! ” diyordu. Altı ay önce bir firmada işe girdi: makul bir ücret, tam zamanlı bir iş, süresi belirsiz bir söz­leşme... Mutluluk! En azından, en başında kendine dediği buy­du... Sonra zaman geçti. Bir hafta, iki hafta... Problem şu ki, işe girdiğinden beri artık işten yoksun değil. İşi var, hem de fazla­sıyla var: Çalışmaktan bitap düşmüş durumdadır ve çok kısa sürede bıkar! Çünkü arzu yoksunluksa, işten yoksun olmama­ya başladığı anda, artık çalışmayı arzulamaz. Arzuladığı, her­kes gibi, hafta sonlan, tatiller, emekliliktir. Sevgi arzu olduğun­dan, artık çalışmayı arzulamıyorsa, bu işini de sevmediği anla­mına gelir. Onun sevdiği, tıpkı herkes gibi, boş zaman, dinlen­me, eğlenmedir. Hayatını kazanmak zorunda olması ne can sı­kıcıdır! Ah bir piyango çıksa da oradan kazandıklanyla yaşasa!
Kısacası Platon’un iş ile insanlık durumu hakkında anlama- miza yardımcı olduğu anlamlı şey, işin ancak bir işsize mutlu­luk vereceğidir! Yazık ki o işsiz olduğu, işten yoksun olduğu ve bu yoksunluktan acı çektiği için iş ona mutluluk vermemekte­dir. Öte yandan iş ücretlilere de mutluluk vermez çünkü işle­ri vardır, sonuç olarak işten yoksun değillerdir, bu nedenle de onu arzulayamaz ya da sevemezler. Özetle Aragon şöyle diyebi­lirdi: Mutlu iş yoktur.
Üçüncü örnek, kelimenin en sıradan anlamıyla aşktır: ilk bu­luşma, tutku, çift. Âşık olmak, Platon’un bakış açısıyla ne anla­ma gelir? Bir yokluk ya da belirli bir kişinin yokluğu, tıpkı ru­hunuzda ya da dünyada açılan ve sizi içine çeken bir boşluk gi­bi sizi ele geçirir. Âşık olmak, Platoncu dilde, ele geçirmenin si­zi tatmin etmeye yeteceği (öyle sanıyorsunuz) birinin çılgınca yokluğunu duyduğunuzun farkına varmaktır. Ne büyük şok! Ne altüst oluş! O zamana kadar iyiydiniz, huzurlu, rahattınız, hiçbir şeyin, ne olursa olsun temel olan hiçbir şeyin yokluğu­nu duymuyor, sadece biraz sıkılıyordunuz... Sonra bir akşam ortak arkadaşların evinde pat! Yakıp yıkan bir yıldırım: Kendi­sinden uzaklaşır uzaklaşmaz çılgınca yokluğunu duyduğunuz bu erkeğe, bu kadına âşık oluyorsunuz. Artık onsuz yaşamaya dayanamıyorsunuz - âşık oldunuz! Bekârsanız bu daha ziya­de iyi bir haber: Yaşamınız kuşkusuz daha karmaşık ama ışıl­tılı yanıyla, daha çekici, daha şiirsel bir hal alıyor... Eğer evliy­seniz, bir tür felaket bu ve neredeyse sayısız sıkıntının kayna­ğı... Modelimin basitliği için bekâr olduğunuzu varsayacağım. Ama bunun yalnızca bekârların başına geldiğine dair bir garan­ti veremem elbette.
Evet, bekârsınız ve âşık oldunuz. Ne yapacaksınız? Hiç şüp­hesiz yokluğunu duyduğunuz kişiyi kendinize çekmeye çalışa­caksınız. Bu noktada iki seçenek var: Başarılı olacaksınız ya da olamayacaksınız. Başarısız olursanız, yoksunluk devam eder, acı devam eder, mutluluğu ıskaladığınız hissi içinde olursu­nuz... Aşk acısı denen şey budur: Sizi sevmeyen birini seviyor- sunuzdur. Peki ya bu insanı kendinize çekmeyi başarırsanız? O da sizi sever; siz ona nasıl kendinizi veriyorsanız, o da size ken­dini verir. Aynı evde yaşarsınız, belki evlenirsiniz, çocuklarınız olur... Yazık ki her akşam her sabah birlikte oldukça, yaşamı­nızı ve yatağınızı paylaştıkça kaçınılmaz olarak bu kişinin yok­luğunu giderek daha az duyarsınız. İyi olmadığı için değil, sa­dece orada olduğu için. Ancak kademe kademe farkına vardı­ğınız problem, eğer aşk yoksunluksa, sizinle yaşadığından ötü­rü bu kişinin giderek daha az yokluğunu duyduğunuz için, bu­nun onu giderek daha az arzulamanıza yol açmasıdır. Bu şaşır­tıcıdır da: Altı ay ya da kimileri için altı yıl önce -herkesin hızı farklı- onu diğer herkesten çok arzuluyordunuz ve şimdi, altı ay ya da altı yıl sonra, sokakta önünüzden geçen hafif güzel ve mini giyinmiş ilk genç kız ya da bakışlarınızın kesiştiği hafif gi­zemli ve biraz çekici ilk erkek bir anda size çok daha arzu edilir gelir! Oysa sevgi arzuysa, onu giderek daha az arzuluyor olma­nız onu giderek daha az sevmenizi de içerir. Zaman geçer. Du­ruma göre altı ay ya da altı yıldır evlisinizdir ve güzel bir akşam ya da iç karartıcı bir sabah, kendinize “Acaba ona hâlâ âşık mı­yım?” diye sorarsınız. Cevap kuşkusuz hayırdır; aksi takdirde, bu soruyu kendinize sormazdınız.
Dikkat: Bu mutlaka artık onu sevmiyorsunuz demek de­ğildir. Bu artık onu şu şekilde sevmiyorsunuz demektir: Ar­tık yoksunluk içinde değilsinizdir (en azından bu kişinin artık yokluğunu duymazsınız), artık Platon’da değilsinizdir, kelime­nin en sıradan ve en güçlü anlamıyla, altı ay ya da altı yıl ön­ce en iyi arkadaşınıza “âşık oldum” dediğinizde taşıdığı anlam­da artık âşık değilsinizdir. Onu artık sevmiyor da olabilirsiniz, bunlar olabilen şeyler; ama onu bir başka şekilde seviyor da olabilirsiniz, ikinci kısımda buna değineceğim, yoksunluktan neşeye, tutkulu aşktan eylemli aşka, hayal edilen ya da maruz kalınan aşktan yapılan ve inşa edilen aşka geçmiş olabilirsiniz.
Çok hızlı gitmeyelim. Platon’un anlamamıza yardımcı oldu­ğu, aşk yaşamımızın güçlüğünü ayan beyan ortaya koyan şey, çift olmanın ancak bir bekâra mutluluk verebileceğidir! Dola­yısıyla yalnız yaşadığı için ona mutluluk vermiyor ama birlik­te yaşadıkları için, artık birbirlerinin yokluklarını duymadıkla­rı için çiftlere de mutluluk vermiyor.
Kapana kısıldınız. Âşık olduğunuz için birlikte yaşamaya ka­rar veriyorsunuz; sonra birlikte yaşadığınız için kademe kade­me âşık olmayı kesiyorsunuz.
Ne yapmalı? Arük âşık olmadığınızda (artık diğerinin yok­luğunu duymadığınızda), felsefi anlamda söyleyecek olursak, ancak tek bir seçeneğiniz var: Ya Platoridan Schopenhauer’a düşeceksiniz ve bu acıtır (Schopenhauer’ı okumamış olanlar için, Platoridan Michel Houellebecq’e düşeceğiniz söylenebi­lir: Bu romancı, Schopenhauer’in tilmizi olduğundan, aynı ka­pıya çıkar ama bu daha da acıUr) ya da Platoridan Aristoteles’e, Platoridan Spinoza’ya çıkacaksınız. Ama henüz bu yükselme­ye başlamanın vakti gelmedi. Bu zahmete değerse, Aristoteles ve Spinoza ilişkinizi kurtarmanıza yardım etmeden önce, Pla­ton ve Schopenhauer ile birlikte, gerçekten kurtarılacak bir şey olduğunu, söylendiği gibi bir yerde problem olduğunu anla­maya vakit ayıralım. Hangi problem? Şu problem: Sahip olu­nanın yokluğu duyulmaz ya da daha doğrusu (çünkü hiç kim­se bir insana sahip olamaz) yoksun olunmayanın yokluğu du­yulamaz. Bu noktada Platoridan Schopenhauer’e, yoksunluk­tan can sıkıntısına geçilir.
Felsefe tarihinde ciddi bir sıçrama yapıyorum (l.Ö. IV. yüz­yılda Yunanistan’dan, XIX. yüzyılda Almanya’ya) ama Scho­penhauer çok kesin olarak daima Platon’un çizgisinde yer al­mış, heterodoks da olsa Platon’un tilmizi olduğunu ileri sür­müş olduğundan tutarsız bir sıçrama değildir bu. Gerçekten de Monde comme volontt et comme representation’un yazan bu açık­lamış olduklanmı (aşktan aşkın bitmesine, tutkudan çifte ge­çiş), tüm felsefe tarihinin en hüzünlüsü olduğunu hep söyledi­ğim tek cümlede özetler. Az sonra dibe vuracağız. Oradan an­cak yükselebiliriz.
Yoksunluktan can sıkıntısına
Sahip olmadığınızı arzuladığınızda, bu yoksunluktan üzüntü duyarsınız; herkes gibi Schopenhauer de buna acı der. Açsınız, yiyecek bir şey yok: acı. Susadınız, içecek bir şey yok: acı. Iş arı­yorsunuz, bulamıyorsunuz: acı. Paraya ihtiyacınız var, paranız yok: acı. Âşıksınız, diğeri sizi sevmiyor: acı. Schopenhauer’in neden Buda’yla bu derece ortaklaştığı anlaşılıyor! Tüm yaşam acıdır ve acının nedeni yoksunluktur (Budacı metinlerde “su­samışlık”), bunlar Schopenhauerci karamsarlığın çıkış nokta­sı olduğu gibi, Benares Vaazı’nın da ilk iki “kutsal hakikatidir”. Bununla birlikte yoksunluk her şey değildir: Her zaman aç ya da susamış değilizdir, sürekli işsizlik ya da sefalet içinde deği- lizdir, her zaman âşık değilizdir... Artık yoksunluk olmadığın­da, yani bu durumda, artık yoksun olmadığınıza sahip olduğu­nuzda ne olur? Artık yoksunluk olmadığına göre, artık acı da yoktur. Artık arzu olmadığına göre bu mutluluk değildir. Bu ne acı ne de mutluluk olan duruma, Schopenhauer basit ve güçlü bir şekilde can sıkıntısı der.
Can sıkıntısı nedir? Beklenen mutluluğun yerine mutlulu­ğun olmamasıdır. Mutlulukla randevunuz vardı. Kendinize di­yordunuz ki: “Şu diplomaya, şu mesleğe, şu erkeğe ya da ka­dına, şu işe ya da eve sahip olunca ne kadar mutlu olacağım!” Ama sonra o diplomaya, o işe, o erkeğe ya da kadına, o işe ve eve sahip oldunuz ama o kadar da mutlu değilsiniz. Mutluluk­la kesilmiş randevunuz vardı. Siz gittiniz. Ama mutluluk orada yok: Sizi ekti. Mutsuz musunuz? Hayır. Artık acı çekmiyorsu­nuz, arzuladığınız diplomaya, arzuladığınız işe, erkeğe, kadına, eve gerçekten sahip oldunuz. Mutsuz değilsiniz. Mutlu da de­ğilsiniz. Sıkılıyorsunuz.
Schopenhauer esas olanı, bana göre tüm felsefe tarihinin en üzücüsü olan tek bir cümleyle özetler: “Tüm yaşamımız, tıp­kı bir sarkaç gibi, sağdan sola, acıdan can sıkıntısına sallanıp durur.” Sahip olmadığımı arzuladığımda acı çekerim, çün­kü bu yoksunluktan üzüntü duyarım; sahip olduğum için ar­tık arzulamadığımdan can sıkıntısı duyarım. Agregasyon sına­vına hazırlananın acısı, agrejenin can sıkıntısı. İşsizin acısı, üc­retlinin can sıkıntısı. Aşk acısı çekenin acısı, çiftin can sıkıntısı.
Bu bana Claude Nougaro’nun şu hoş şarkısını, “ne petitefil­le en pleurs dans une ville en pluie”yi (Yağmurlu bir kentte ağla­yan küçük kız) hatırlatıyor. Adam, mutsuz olduğu, ilişkilerin­den dolayı hayal kırıklığı yaşadığı, sıkıldığı ya da sıkılmaktan endişe ettiği için intihar etmeyi düşündüğünden (“Seine ne ta­rafta?”) kuşkulandığı genç eşinin peşinden koşar. Eşini, ikisini, onu mutlu etmekte yetersiz kalışını düşünür.
“Beni gerçekten seviyor musun, söyle bana
Beni seviyor musun, beni seviyor musun, beni seviyor musun?
Tek bildiği bu!
Oflaya puflaya, sıkıntıdan patlaya patlaya
Uyumaya can atarken
Onu sevdiğimi söylemem gerek ona!”
Eh evet, kadın adamın ona hep âşık olmasını, onu ilk gün­kü gibi sevmesini ister. Bu, kendisinin ona hâlâ âşık olmasını olanaklı kılacaktır, en azından o buna inanır! Bu nasıl müm­kün olabilir? Nougaro aynı şarkıya şu iki harika kıtayı da koy­muştur:
“Çünkü o Mutlak, ebedî Bir aşk hayal etmişti,
Her gün her akşam Yalnızca onu düşünmek Onun için var olmak gerekirdi
Tüm istediği buydu Ama hayat var Ama zaman var Ve sefil kocanın Büyüleyici prensi öldürdüğü Şu kader anı. ”
Benim ilgimi çeken, bu son iki dizedeki “sefil koca” ile “bü­yüleyici prensin” açık bir şekilde aynı adam olması, ilki İkinci­sini nasıl öldürebilir? Biri ile diğeri arasında bir fark olması ge­rekir. Bu fark nedir peki? Çok basit ve üzücü bir şekilde kabul edilemez olan bu fark şudur: “Büyüleyici prens” yoksun olu­nan kocadır; artık yoksun olunmadığında “büyüleyici prens” “sefil koca” dır.
Çift olmanın zor olması şaşırtıcı değildir! “Tek bir kişiyi öz­lersiniz ve her yer ıssız gelir,” diyordu Lamartine. Şunu da ek­leyebilirdi: Sonra özlemezsiniz ve her yer kalabalık gelir. Tut­kunun yakıcı çölü. Tozlu ya da buzlu çiftler yığını. Âşık olmak herkesin erişebileceği bir şeydir: Herhangi bir ergen bunu ba­şarabilir; hiçbir zaman yan yana gelmediği bir sinema ya da ses yıldızına bile gönlünü kaptırabilir. Yoksun olunanı sevmek ko­laydır. Orada olanı, hayatı paylaşılanı, artık yoksun olunmaya­nı sevmek çok daha zordur! Michel Vianey’in Un type comme moi ne devrait jamais mourir adlı filmini hatırlayın. Folon’un oynadığı karakter bana daima hem dokunaklı hem derin görü­nen şu ifadeyi kullanır: “Yalnız olmadığımda hep kendime ‘Ah bir özgür olsam!’ derim. Özgür olduğumda ise... ‘yalnızım!’” Ne istediğini bilmediği söylenecektir. Daha doğrusu çelişki­li iki şeyi istemektedir. Sokaktan hoş bir kızın geçtiğini görür. Biriyle birlikteyse, özgür olmadığına üzülür. Bu yoldan geçen kız, tanımadığı için ona daha da ilgi çekici gelir. Eşi ise, fazla­sıyla tanıdığı için daha da az çekici gelir. Ama özgürse, yalnız olduğu içindir: Bundan ötürü yoksunluk daha eksiksizdir, aşkı ve biriyle birlikte bir yaşamı hayal eder...
Platon ve Schopenhauer’ın anlamamıza yardım ettiği, çiftin ilişkisinin güçlüğüdür. Mutsuz bir çift nedir? Platon’dan hopenhauer’a ya da Aragon’dan Michel Houellebecq’e düşmüş olan çifttir: Artık yoksunluk yoksa geriye can sıkıntısı kalır. Sc- hopenhauer’ın iyi bir tilmizi olan (kendisi de heterodoks olsa da) Nietzsche bu başarısızlığın korkunç formülünü verecektir: “Bir sürü kısa çılgınlık, işte aşk dediğiniz bu ve bu kısa çılgın­lıklara evlilik uzun bir saçmalıkla noktayı koyar.”
Âşık oldunuz, diyordum; dolayısıyla yokluğunu duyduğu­nuz, sizi mutlu edebilecek bu tek kişiyi baştan çıkarmaya gi­rişirsiniz. Başaramazsanız, yoksunluk devam eder, acı devam eder: Aşk acısı denen şey budur. Peki ya bu kişiyi baştan çıkar­mayı başarırsanız? O da sizi sever; aynı eve çıkar, birlikte yaşar­sınız; giderek daha az özlem, daha az arzu, daha az aşk vardır; sıkılırsınız: Çift denen şey budur.
"Sevginin hakiki yolu"
Platon’un açıklamadığı ya da pek açıklamadığı bir şey vardır: Bu, bazen mutlu çiftlerin de mevcut olabildiğidir. Bu, mutlu olduklarında çiftleri sevmemin ve Platoncu olmamamın güç­lü bir nedenidir.
Platon’un daha fazla açıklamadığı şey, bazen (agrejeler ara­sındakiler de dahil) mutlu çalışanların var olmasıdır. Bu, mut­lu olduğunda, işi sevmemin ve Platoncu olmamamın güçlü bir nedenidir.
Dolayısıyla bir başka aşk ya da arzu kuramına ihtiyacımız olacak. Platon’dan ve Schopenhauer’dan olabildiğince uzak durmak gerek. Onlar aşk üzerine hakikatin sadece bir kısmını söylüyorlar, ben buna inanıyorum ve bunun anlaşılmasını sağ­lamaya çalıştım; ama hakikatin tümünü söylemiyorlar, buna da inanıyorum. Mutlu aşk yoktur, aşksız mutluluk da...
Çıkış yolu nerede? Ben benimkini, ya da Aristoteles ve Spi- noza’da bulduğumu sandığım çıkış yolunu önermeyi deneyece­ğim. Ama önce nezaket gereği Platon’un kendisine göre bir çı­kış olup olmadığına bakalım. Yanıt evettir: Bir çıkış yolu vardır, hatta iki tane vardır. Biri, bireyler için olduğu gibi çiftler için de bana biraz aldancı geliyor; İkincisi ise, çok fazla şey gerektirir.
Birinci çıkış yolu, sevginin özüne dayanır ama zamanla iliş­kisi bağlamında. Eros iyiye sadece sahip olmayı arzulamaz (yoksun olduğu için), ona ilelebet sahip olmayı arzular: “İlele­bet sahip olma arzusudur”. Bu nedenle her sevgi “ölümsüzlü­ğün sevgisidir”. Hep sürmek, hep sahip olmak, hep zevk al­mak ister. Ama ölümlü olduğumuza göre nasıl olacak bu? Pla­ton yanıtlar: üreme yoluyla ya da yaratma yoluyla. Sevgi as­lında “doğurma” gibidir; “tene ve cana göre güzellik içinde doğurma”ya yönelir; “doğurmanın, güzellik içinde yaratma­nın sevgisidir”. Kısacası sevginin çıkış yolu, yaratma ya da doğurma, sanat ya da ailedir: Bu dünyada erişilebilir tek ölüm­süzlüğe ulaşmak için bizi ölümsüzleştireceği kabul edilen ya­pıtlar ya da çocuklar yapmak. Hem çocuklar ve yapıtlar asla kimseyi ölmekten kurtarmadığından bireyler için, hem de ço­cuklar bir çift için olası bir çıkış yoluysa da, herkesin bildiği gi­bi, bir aşk hikâyesini kurtarmaya asla yetmemiş olduğundan çiftler için biraz aldatıcı bir çıkış yolu gibi geliyor bana. Kısaca­sı bir çıkış yolu denebilir ama kurtuluş değil: kaçışa ya da çık­maz yola çok benzeyen bir çıkış yolu.
Platon’un önerdiği ikinci yol, çok daha fazla şey gerektirir. Bu o kadar böyledir ki, pratikte çiftlerin çoğu için yıkıcı olabi­lir. Sokrates’in ya da Diotima’mn söylevini sonlandıran “yükse­len diyalektikte” (ifade Platon’da görülmez ama metninin ru­huna ve içeriğine uygundur) gözler önüne serilmiştir, ikisi­nin de bize önereceği, kademe kademe bir sevgiden diğerine, en kolay olan en basit sevgiden en nadir ve çok şey gerektiren en yüksek sevgiye çıkmaktır.

Sevmesi en kolay şey güzel bir vücuttur. Bunun kötü oldu­ğu anlamına gelmiyor bu (Antik Yunan’dayız: Güzel olan her şey iyidir) ama bunda övülesi bir şey olmadığı anlamına geliyor yalnızca. Bu, sevginin en düşük.düzeyidir. Ne mahkûm edile- sidir ne de hayran olunası. Güzel bir vücudu sevmek? Bundan daha normal, daha kolay bir şey yoktur: Herhangi bir hödük bunu gayet iyi başanr! Sokaktan geçen bir genç kız görür, ken­di jargonuyla “Taş gibi hatun! Tam fıstık!” der kendine. İşin amiyaneliğini anlatmak için kullandığım amiyane tabir için ku­sura bakmayın. Bence kadınlar buna kanmıyorlar. Bu sevgiye kayıtsız olanı pek azdır. Ama hiçbiri bununla yetinmeyecektir.

Bir basamak çıkalım. Platon hödüğe ya da kösnül aşk duya­na, dolayısıyla hepimize, bu en alt düzeyde, aşağı yukarı şu­nu söyleyecektir: “Bu güzel vücudu seviyorsun ve çok haklı­sın; ama onda sevdiğin şey, vücut değil, vücudun güzelliğidir; dolayısıyla senin sevginin seni bir basamak yükseltecek man­tığı, benzer şekilde tüm güzel vücutları sevmektir.” Yükselen diyalektiğin ikinci derecesi: Tüm güzel vücutları sevmek! Da­ha baştan ne kadar çok şey gerektirdiğini görüyorsunuz: Eşi­nizin, sizin sevgiye sadakat adına sokakta gördüğünüz her gü­zel vücudu sevmenizi takdir edeceğini sanmıyorum! Siz eşini­zin bunu yapmasını kolayca kabul eder misiniz? Yoksa güzel­lik ve sevgiden ziyade size sadık olmasını mı tercih edersiniz?
Bu durumda, tüm güzel vücutları sevmekten daha da çok şey isteyen, genellikle asla haz alınmayacak tüm güzel vücutla­rı sevmektir: Sahip olmaktan çok güzelliği sevmek, mynet cinsel sohbet iliş­kiden çok seyretmek, yani cinsel Sohbet hazdan çok estetik haz diyebi­liriz. Bu yönüyle bir ilerleme teşkil eder: Salt kösnül, neredey­se fizyolojik bir aşktan (yoksunluk içindeki kadın ya da erkek), estetik bir aşka (güzelliğe susamışlık) geçilmiştir. Birinde ken­di kendine “Tam fıstık!” diyen hödük, diğerinde, “Kadınlar ne kadar da güzel!” diyen kibar ve hayranlık duyan adam. Herkes güzel bir vücudu sevebilir; kadınların güzelliğini gerçekten se­ven erkekler ise, heteroseksüellerdekiler de dahil, inanılmaya­cak kadar azdır.

Bir derece daha çıkalım. Güzel vücutlardan daha güzel bir şey vardır: güzel ruhlar! Yükselen diyalektiğin üçüncü anıdır bu: Güzel ruhlan sevmek, ruh güzelliği hasret sözleri denebilir buna. Bu, Platon için ve kuşkusuz o dönemin Atinahlan için önemli bir şey olan Sokrates’in çirkin olduğu (kendi içinde olağan olan ama çağdaşlarının şaşırtıcı ya da aykırı bulabileceği) gerçeğiy­le buluşmaktadır. Oysa Yunanlılar güzelliği her şeyin üstünde tutuyorlardı. Tüm Atmalıların en iyisi, bir bilge ve neredeyse  daha ileride söyleneceği gibi- bir aziz olan bu adam nasıl olu­yor da böylesi bir çirkinlikte oluyordu? Bu şok belki de Platon- culuğun kaynağıdır. Platon, üçüncü dereceye girmek için, “can güzelliğini beden güzelliğinden üstün görmek” gerekir ve “ de­ğerli bir can, bedendeki parıltısı sönük bile olsa” sevgi sözleri ve ilgimizi çekmeye yetmeli, der. Sölen’in sonunda, Alkibiades’in söyleyeceği de aşağı yukarı budur. Alkibiades, kuşkusuz hiçbir çekiciliği olmayan vücudu ya da yüzü için değil ama eşsiz gü­zellikteki ruhu için Sokrates’e âşık olduğunu söyleyen, kuşağı­nın en yakışıklılarından biri, genç bir Atmalıdır. Yine Eros’tur bu ama tinselleşmiş bir Eros: Estetikten etiğe geçilmiştir.
Bir öncekini geçersiz kılmadan devam ettiren dördüncü dü­zey bu yüzdendir: güzel ruhların sevgisinden (ruh güzelli­ği sevgisi) “yaşayış, davranış yollarındaki” güzelliğin sevgi­sine geçiş. Buna, ahlak güzelliği, hatta politika güzelliği sevgi­si denebilir ve bu bölümü ne zaman yeniden okusam bir özlem duydum: Yaşayış ve davranış yollan da güzel olabilir, güzel bir ruhtan daha da güzel olabilir; bu, ne olursa olsun Atina mer­kezli Yunan aydınlanması ve bizi ondan ayıran şey üzerine te­mel bir şey söylüyor.
Ama güzel ruhların, güzel yaşayışlann ya da güzel davranış- lann güzelliğinden daha güzeli de var. Ruh, ahlak ya da poli­tika güzelliğinden daha güzeli var: bilgilerin güzelliği, hakiki olanın ihtişamı. Latince “splerıdor veritatis”, daha ileride II.- Je- an-Paul’ün genelgelerinden birinin başlığı olacaktır bu, “Haki­katin İhtişamı”. Güzel bir tanıtlama, güzel bir teorem, güzel bir teori... Bu da fazlasıyla Antik Yunan’a özgüdür: bilginin güzel­liği, hakikatin güzelliği, aklın güzelliği!
üzeli vardır: güzelliğin kendisi, ebedî ve mutlak, kendinden Güzel. Platon bundan bahsettiğinde çok coşkulu biri haline ge­lir ve mistik ve Platoncu olmak üzere sadece Antik Yunanlı ol­mayı keser:
“Sevginin şimdi vardığımız yerine kadar götürülen adam bü­tün güzel şeyleri birbiri ardı sıra ve gerekli düzen içinde gör­dükten sonra, girdiği yolun sonuna ulaşarak, birdenbire eşsiz bir güzellikle, güzelliğin özü ile karşı karşıya gelecek. İşte bu­na ermek içindi bütün emekleri. Bu güzellik artık hep var, do- gumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzelliktir, bir bakıma güzel, bir bakıma çirkin, bugün güzel, yann çirkin, şuna göre güzel, buna göre çirkin, bir yerde güzel, bir yerde çirkin, kimi­nin gözünde güzel, kiminin gözünde çirkin bir güzellik değil­dir. Bu güzellik ki, kendini bir yüzle, elle, ayakla, bedene bağ­lı hiçbir şeyle göstermeyecek, ne bir söz alacak, ne bir bilgi, bir canlıda, belirli bir varlıkta bulunmayacak, ne canlıda, ne yer­de, ne gökte, hiçbir yerde, kendi var, kendinden var, kendisi ile hep bir örnek. Bütün güzellikler ondan pay alır; kendisi on­ların parlayıp sönmeleriyle ne artar, ne eksilir ne de bir deği­şikliğe uğrar.”
Aşkın altıncı ve son düzeyi: kendinden Güzel, mutlak Güzel. Hıristiyanların böylesi bir “yükselen diyalektik” ten nasıl ya­rarlanabilecekleri anlaşılıyor: Tek mutlak güzellik, onlara göre Nihayet altıncı ve son düzey, hakikatin güzelliğinden daha g
Tann’nmki olacaktır. Nietzsche Hıristiyanlığın, yoksulun Pla- tonculuğu olduğunu söylerken yanılmıyordu ya da tamamen yanılmıyordu. Bununla birlikte bir fark vardır: Sevgi, Platon’da Güzel’e giden bir yoldan başka bir şey değilken bir Hıristiyan için güzellik daha ziyade -kesinlikle tek güzel ve iyi olan- sev­giye giden bir yoldur. Birbirlerine benzeseler de bu iki düşün­ce bu noktada birbirlerinden oldukça farklıdır. Eğer sevgi yok­sunluksa, nasıl Tann olacaktır? Eğer Tann sevgiyse, sevgi na­sıl yoksunluk olacaktır? Dolayısıyla Hıristiyanlar bir başka sev­gi ve bir başka Tann yaratmak zorunda kalacaktır.
Ama şimdilik Platon’dan aynlmayalım. Bu sevgi yükselişi ya da bu sevgide olgunlaşma süreci, her tür cinsel tatmini redde­den salt ideal ya da tinsel bir sevgiyi belirtmek için kullanılan “platonik aşk” ifadesinin bugünkü anlamını açıklar. Bu, Plato- nizmin dar anlamına sadık değildir ve hatta bir tür yanlış yo­rumlamadır çünkü Platon’da fiziki aşk sözleri, mahkûm edilmekten çok yerine geri kaldınlmaktadır. Güzel bir vücudu sevmek, ge­nelde bir Antik Yunanlı ve özelde Platon için, tamamen meş- rudur; kötü olan cinsellik değil, ölçüsüzlüktür. Bununla bir­likte yanlış yorumlama Nihayet altıncı ve son düzey, hakikatin güzelliğinden daha Tann’nmki olacaktır. Nietzsche Hıristiyanlığın, yoksulun Pla- tonculuğu olduğunu söylerken yanılmıyordu ya da tamamen yanılmıyordu. Bununla birlikte bir fark vardır: Sevgi, Platon’da Güzel’e giden bir yoldan başka bir şey değilken bir Hıristiyan için güzellik daha ziyade -kesinlikle tek güzel ve iyi olan- sev­giye giden bir yoldur. Birbirlerine benzeseler de bu iki düşün­ce bu noktada birbirlerinden oldukça farklıdır. Eğer sevgi yok­sunluksa, nasıl Tann olacaktır? Eğer Tann sevgiyse, sevgi na­sıl yoksunluk olacaktır? Dolayısıyla Hıristiyanlar bir başka sev­gi ve bir başka Tann yaratmak zorunda kalacaktır.
kısmidir çünkü Platon’a göre sevginin mantığı bizi yoksunluktan yoksunluğa yükseltmek, güzel bir vücuda duyulan kösnül sevgi olan en basit ve en kolay sevgi­den, kendisinden Güzel’in sevgisi olan, neredeyse tanrı sevgi­si denebilecek en yüksek, en çok şey gerektiren ve en an sevgi­ye yükseltmektir. Eğer sevgi yoksunluksa, yalnızca tamamıyla yoksun olunanı, bu fani dünyada ancak “özün ötesinde”, “gö­ğün dışında” (dolayısıyla aşkın bir şekilde) -kendinden Gü­zel ya da Tann- mevcut olanı tamamıyla sevmek mantıklıdır. Bu, cinsel arzundan geçen ama ona indirgenemeyecek bir ol­gunlaşma sürecidir:
“Demek insan, yolunca, bir delikanlı sevgisiyle dünya gerçek­lerinin üstüne çıktı mı, o güzelliği görmeye başlar. O zaman artık neredeyse sevginin yüce sırlanna ermiştir. İşte doğru yo­lu budur, sevgi dünyasına ister kendi kendine, ister kılavuzla ulaşmanın: Bu dünyanın güzelliklerinden başlayacaksın, hiç durmadan basamak basamak yüce güzelliğe yükseleceksin, bir güzel bedenden ikisine, ikisinden bütün güzel bedenlere, son­ra güzel bedenlerden güzel işlere, güzel işlerden güzel bilgile­re, güzel bilgilerden de sonunda bir tek bilgiye varacaksın: Bu bilgi de o tek başına var olan salt güzelliğe varmaktan, asıl gü­zelin özünü tanımaktan başka bir şey değildir.”
Çiftler için bunun, en başından itibaren (pek az çift tüm gü­zel bedenleri sevmeyi yaşayabilir), bir tür mistik sevgiye açıl­dığından (tanrıyı hayatımı paylaşan kişiden daha çok sevmek söz konusudur) vanş noktasında daha da çok olmak üzere ne kadar çok şey gerektiren bir yol olduğu görülmektedir. Bu ola­sı bir çıkış yoludur ve belki bir kurtuluştur ama yukarıdan, aşkınlığa doğru bir çıkış yolu ve mistik bir kurtuluştur. Bu­nun bizim aşk hikâyelerimizi kurtarmaya yeteceğinden şüp­heliyim.
Platon'un açıklamadığı şey
Aşk hikâyelerimizi kurtarmak ya da sadece mutlu çiftlerin ba­zen nasıl var olabildiğini anlamak istiyorsak, başka bir şeye ih­tiyacımız var. Ne yapıtlar, ne çocuklar ne de din buna yeter. Âşıklar nasıl mutlu olabilirler? Platon bunu açıklamıyor ve hat­ta bunu anlaşılmaz kılıyor. Birlikte yaşıyorlar; dolayısıyla artık birbirlerinin yokluğunu duymuyorlar, dolayısıyla artık birbir­lerini arzulamıyorlar (çünkü arzu yoksunluktur), dolayısıyla artık birbirlerini sevmiyorlar (çünkü sevgi arzudur). Ama ar­tık sevilmeyen biriyle birlikte yaşamak, mutluluk değil, mut­suzluk ya da can sıkıntısıdır... Ama çocuksuz, yapıtsız ve din­siz bile olsalar bazı mutlu çiftlerin var olduğunu biz deneyim­lerimizden biliyoruz - kimileri için doğrudan kimileri için do­laylı deneyimlerden. Platon bunu açıklamadığından, en azın­dan tatmin edici bir şekilde açıklamadığından, bir başka sev­gi teorisine ihtiyacımız var. Beni ikinci bölüme götüren budur. Mutlu aşk yoktur, aşksız mutluluk da yoktur, demiştim. Bu, sevginin, varlık (l’ğtre) olarak birçok anlam üstlendiğini var­saymaktadır.
Sevginin Yunanca ikinci ismi: philia. Neyi gösterir? Kuşkusuz bir sevgiyi ya da birçoğunu, ama aşk tutkusunu değil. Philia Fransızcaya genellikle “dostluk” olarak tercüme edilir; bu ge­leneksel çeviridir ve daha iyisini bilmiyorum (“sevgi” çok be­lirsiz olacak, “karşılıklı şefkatli bağlılık” fazla ağır gelecektir). Yine de tümüyle tatmin edici değildir. Çünkü Yunanca philia gerçekten de dostluktur ama aynı zamanda birçok başka duy­gudur da ya da dilimizde normalde sahip olduğundan daha ge­niş bir anlamda dostluktur.
Yoksun olunmayanın sevgisi
Örneğin Aristoteles ebeveynler ile çocukları arasındaki ya da çocuklar ile ebeveynleri arasındaki sevgiyi betimlemek iste­diğinde eros yazmaz. Sahip olduğunuz ebeveynlerinizden, ço­cuklarınızdan yoksun olmayı nasıl beklersiniz? Çocuklanna karşı kelimenin Platoncu anlamında erotik bir sevgiye (cinsel­lik değil, yoksunluk) sahip olabilecek olanlar, çocuğu olama­yan çiftlerdir: Çocuk yapmak isterler, olmaz, bu başarısızlık­tan, bu mahrumiyetten acı duyarlar, sahip olmadıkları ve yok­sun oldukları çocuğu âdeta severler. Buna karşılık çocuk doğ­duğunda her şey değişir: Düşlenen, yoksun olunan çocuğun sevgisinden, orada olan, gerçek, artık yoksun olunmayan ço­cuğun sevgisine geçilir ve bu, her zaman kolay olmayan bir ge­çiştir... Her iki durumda da sevgi vardır (İkincisi hiç şüphesiz daha kuvvetlidir) ama nesneleri de konumlan da aynı değildir. İnsan çocuklarını tutkuyla sevebilir, bunun nasıl bir şey oldu­ğunu biliyorum; bununla birlikte onlara âşık değildir. Yokluk­ları duyulmaz; onlara sahip olunmak istenmez; sadece ve çıl­gınca, yaşamalan ve mutlu olmalan istenir... Ebeveynine âşık olmaya gelince, bu durum, çocukluk sona erdiği anda, psika­nalizin kimi zaman iyileşmemize yardım ettiği bir tür hastalık teşkil edecektir. Dolayısıyla Aristoteles çocuklann ebeveynle­rine ya da ebeveynlerin çocuklanna duydukları sevgiyi betim­lerken eros,'u kullanmamakta haklıdır. Philia yazar - oysa Fran- sızcada nadiren aile içi dostluktan bahsedilir: Daha ziyade mu­habbet, bağlılık, şefkat, sevgiden bahsedilecektir... Bu sevgiye - çocuklann ebeveynlerine ya da ebeveynlerin çocuklanna duy­duğu sevgi- Yunanca storgt denebilirdi ama philia da denebi­lir ve Aristoteles bu ikinci kavrama öncelik verir: “Aile, bir phi­lia' dır” diye yazar.
Aynca (iki kez evlenmiş olan ve ne mutlu ki iki kez evlenmiş olan) Aristoteles, erkek ile eşi arasındaki, kadın ile kocası ara­sındaki aşkı betimlerken, eros yazmaz, philia yazar. Bunun ne­deni elbette ki çiftler arasında cinsel arzu olmaması değil (eros, daha önce de belirtmiş olduğum gibi, seks değil, aşk tutkusu­dur, diğerinin yiyip bitiren yokluğudur) ama aşk tutkusunun, evlilikten önce var olsa da (Antik Çağ’da bu bir kural olmanın uzağındaydı) ondan sonra hayatta kalamayacak olmasıdır. Ha­yatınızı paylaşan, yanı başınızda olan, kendini veren, artık yok­sun olunmayan erkek ya da kadının yokluğunu nasıl duyacak­sınız? Evlilikte eşler arası sevgiye Yunancada eros değil, philia deniyor. Oysa Fransızcada bir çift söz konusu olduğunda dost­luktan bahsetmekte tereddüt edilecektir. En azından günü­müzde. Montaigne bunu seve seve yapıyordu: Eşler arasında­ki sevgiye, hoş bir şekilde “evlilik arkadaşlığı” diyordu. Bu ar­kadaşlık çiftler arasında kurulur ve gelişir. Zaten üst orta sınıf ailelerde, XIX. yüzyıla ya da XX. yüzyılın başına kadar (Labic- he’in, Courteline’in, Feydeau’nun piyeslerini düşünün...) eşler arasında birbirine “arkadaşım”, “tatlı arkadaşım”, “müşfik ar­kadaşım” şeklinde hitap etmek âdetti. Bana bunlann artık kul­lanılmadığını söyleyeceksiniz. Bu ortama, yaşa, duruma bağ­lı. Bir gün çocuğunuz size hayatının aşkı olarak gördüğü kişiyi tanıştırmaya gelecek ve diyecek ki “Baba, ya da Anne, seni ar­kadaşımla tanışürayım.” Siz bunun ne anlama geldiğini çok iyi anlayacaksınız: Bu, çok büyük bir ihtimalle bu ikisinin hafta­lardır artık birbirlerinden yoksun olmaya son verdikleri anla­mına gelir. Bu yalnızca genç insanlara özel bir şey değil. “Arka­daşım, erkek arkadaşım, kız arkadaşım...” Evli olmayan çiftler hayatlarını paylaştıkları kişiyi genellikle bu şekilde ifade edi­yor. “Concubin”* sözcüğü idari kuramlarda kullanılıyor. Com- pagne ya da compagnon neredeyse yalnızca yabancılar karşısın­da söyleniyor. Samimi olunan kişiler arasında, daha çok “arka­daşım” deniyor ve herkes bunun ne anlama geldiğini anlıyor: Bu, benim sevdiğim, beni seven, hayatını paylaştığıma ve o da benim hayatımı paylaştığına göre artık yoksun olmadığım, âşı­ğı değil sevgilisi ve gerçekten arkadaşı olduğum kişidir. Yunan­ca philia sözcüğünün anlamı budur: Arkadaşlık denebilir ama Fransızcadakine göre daha geniş ve daha farklılaşmış bir an­lamda; yoksun olunmayanların sevgisi diyelim.
Bu aynca, Aristoteles’e ya da daha ileride buna yeniden de­ğineceğim, Spinoza’ya göre, sevgidir. Bu bizi, sözcüğün kulla­nımı değil ama kavramın anlaşılması, diğer bir ifadeyle kavra­maya ve aydınlatmaya çalıştığı duygulanımsal içerik olan esas noktaya götürür.
"Sevmek, sevinç duymaktır"
Sevmek (philein) nedir? Örneğin arkadaşlıkta, ailede ya da çift­ler arasında yaşanan bu sevgi (philia) nedir? Platon’un dâhi ve asi öğrencisi Aristoteles bunun özünü Ethique â Nicomaque’da (VIII ve IX no’lu bölümler belki de dostluk üzerine yazılmış en güzel şeylerdir) ve Ethique â Eudeme'de söylemiştir. Bu öz, duru bir cümledir: “Sevmek, sevinç duymaktır,” Burada her şey terse dönüyor. Platon’dan ayrılmadığınız ya da aşk hikâyelerinizde ona hak verdiğiniz, ancak yoksun olduğunuzu sevdiğiniz, ka­çınılmaz olarak Louis Aragon’a hak verdiğiniz sürece: Eğer aşk yoksunluksa (Platon), o halde “mutlu aşk yoktur” (Aragon). Tersine hak verdiğiniz eğer Aristoteles ise, duygulanımsal ya­şamınızda sevmek sizin için sevinç duymaksa o halde açık bir şekilde Aragon hatalıdır: Mutsuz aşk yoktur.
Yas dönemi hariç tabii ki. Çünkü yas, gerek gerçek (öteki öl­müştür) gerek mecazi (öteki sizi sevmiyordur ya da artık sev- miyordur ya da sizi terk etmiştir) anlamda, yoksunluğu tra­jik bir şekilde yeniden yaratarak, sizi bir anda, acılı bir şekil­de Platon’a geri gönderir. Böylece gideceğini söyleyene ya da ölmüş olana neredeyse hemen yeniden âşık olmak ender bir durum değildir. Proust’u hatırlayın: “Matmazel Albenine git­ti!” Genellikle, der anlatıcı, “âşık olduğumuzun farkına varma­mız için, belki de âşık olabilmemiz [ya da yeniden âşık olabil­memiz] için, aynlık gününün gelip çatması gerekir”. Çevrem­de bunun çok çarpıcı birkaç örneğini gördüm. Gündelik yaşam tutkuyu yıpratmıştı. Dram onu diriltti, en azından bir süre için. Yeniden yoksunluk, acı, keder... Ama bu aşkın yenilgisidir, özü değil; hüsranı, kaybıdır, tamamlanması değil. Ancak yasta ha­yatta kalan ya da yeniden doğan kederli aşk!
Diğer durumlarda, öteki ne ölmüş ne de kayıtsız olmadığın­da, “sevmek, sevinç duymak” ise, mutsuz aşk yoktur: Yalnızca “arkadaşlığın hazzı” ve getirdiği “sevinç” vardır.
Bir başka problematikte Spinoza da bunu söyleyecektir, bu da üzerinde durulmaya değer bir konudur.
Güç olarak arzu
Spinoza sevginin arzu olduğu noktasında Platonla hemfikir­dir ama arzunun yoksunluk olduğu noktasında kesinlikle de­ğildir. Spinoza’ya göre “arzu insanın özüdür”: Bizdeki bizi ha­rekete geçiren ve heyecanlandıran güçtür ve varlığımızda koru­maya yöneldiğimizden, olabildiğince fazla ve iyi bir şekilde var olmaya çabaladığımızdan bu güç bizzat bizizdir. Sevinç bu gü­cün artışını ya da başarısını gösterir (daha fazla ve daha iyi var olma duygusudur bu); keder ise başarısızlığını ya da azalması­nı gösterir. Demek oluyor ki arzu yoksunluk (“mahrumiyet hiçbir şeydir”) değil, güçtür: Spinoza’nın dediği gibi “var ol­ma ve eyleme gücü”, dolayısıyla da zevk alma ve sevinç duyma gücüdür, potansiyel zevk ve sevinç duymadır. Dikkat, sözcü­ğün politik ya da örgütsel anlamıyla iktidar değil, güç diyorum: zevk alma gücü, potansiyel zevk (muhtemel zevk) ya da fiilî zevk (gerçek ve hâlihazırdaki zevk). Dolayısıyla, genel olarak cinsel güçten bahsedilirken kullanılan anlamda güç. Özellikle erkekler için bundan bahsedilir ama kadınlar için de tam ola­rak aynı anlamda bahsedilebilir. Cinsel güç nedir? Zevki olası kılan zevk alma gücüdür. Bunun için herhangi bir şeyden yok­sun olmaya gerek yoktur ve bu iyidir! Çünkü Platon hep hak­lı olsaydı, biz ancak yoksun olduğumuz şeyleri arzulamayı bil­seydik, kabul edelim ki cinsel hayatımız şu andakinden daha güç ve karmaşık olacaktı. Özellikle de bizimki beyler: Çünkü belirli bir anda -yanı başımızda olduğu, kendini verdiği, kendi­ni bize bıraktığı için- tam da yoksun olmadığımızı arzulamak durumunda olmamız gerekir.
Gerçekten Platoncu olan ya da daha ziyade gerçekten Pla­ton’da olan, yoksunluğun tutsağı olarak Platon’a hapsolmuş olan kimi erkekler vardır. Ancak tek başına olduğunda aşk yapmak isteyen türde erkeklerdir bunlar. Bu durumda prob­lem yoktur: arzulara, fantasmaya, ereksiyona tamamen mukte­dirdir. Ama yanında bir kadın olduğunda ve kendini ona ver­diğinde, tabiri caizse “ortalıkta kimse kalmaz”. İktidarsız ya da iktidarsızlık ânı denen şey budur. Platon’un istediği gibi yok­sunluk olmayan, Spinoza’nın ileri sürdüğü gibi güç olan -zevk alma gücü, potansiyel zevk- cinsel arzunun hakikatine ilişkin yeterince şey söyler bu.
Aşk yapan ve bunu yapmaktan sevinç duyan iki sevgili: Ne­den yoksun olabilirler? Orgazmdan mı? Merhaba erotizm... Yalnızca en kısa yoldan orgazma gitmek söz konusuysa, mas­türbasyon bunu daha hızlı, daha kolay, daha kesin bir şekilde başanr. Otuz yıl kadar önce bir kadın psikiyatr arkadaşım ba­na, “Aşk yaparak arzulanan orgazmsa, bu mastürbasyonal bir cinselliktir” demişti. Çok gençtim. “Bunun erkek cinselliği de­nen şey olmadığına emin misin?” demiştim ona. Hayır: Bugün kadın ya da erkek cinselliğinin orgazm arzusu olan (dolayısıy­la gerçekten de yoksunluk olan ve bunda, Platon’a hak veren) bir parçası olduğunu biliyorum ama ayrıca orgazmı değil öte­kini arzulamaktan, gerçekten aşk yapmayı ve yapılan aşkı arzu­lamaktan ibaret olan daha değerli, daha kösnül bir başka cin­sel deneyim daha olduğunu biliyorum. Kısacası otuz yıl son­ra en azından orgazmın esas nokta olmadığını ya da her zaman olmadığını ve ne olursa olsun tek başına anlam taşımayacağı­nı -“mastürbasyonal cinsellik” dışında- anladım. Sevgililer bu­nu iyi bilir. Arzuladıktan orgazm değildir, en azından genellik­le ve en hararetli biçimde arzuladıktan o değildir. Arzuladıkla- n ötekidir, ötekinin arzusudur ve ötekinin hazzıdır; arzuladık- lan onunla aşk yapmaktır; burada ve şimdi tam olarak da bu­nu yaparlar, bunu yaptıklanna göre hiçbir şekilde yoksun de­ğildirler, tam tersine daha fazla ve daha iyi bir şekilde var olma­larını, orgazmdan önce zevk almalannı ve sevinç duymalannı sağlar bu. Okşayışlann hazzı, arzunun hazzı, potansiyel ve fiilî aşkın hazzı... Orgazm? Kimse buna kayıtsız kalamaz ama daha sonra gelecektir, böylesi daha iyidir: Sevgililer, daha ziyade aşk yapmak ve bu sürsün, sürsün, sürsün isterler.
Yoksunluk, güç: Bunlar, arzunun iki farklı biçimidir. Pla­ton ilki üzerinde ısrar ede ede İkinciyi unutur ya da önemse­mez. Herkesin bildiği gibi, bir uyuşturucu bağımlısı gibi ki­mi zaman, gerçekten de yoksunluk olan ve bunda, Platon’a hak veren) bir parçası olduğunu biliyorum ama ayrıca orgazmı değil öte­kini arzulamaktan, gerçekten aşk yapmayı ve yapılan aşkı arzu­lamaktan ibaret olan daha değerli, daha kösnül bir başka cin­sel deneyim daha olduğunu biliyorum. Kısacası otuz yıl son­ra en azından orgazmın esas nokta olmadığını ya da her zaman olmadığını ve ne olursa olsun tek başına anlam taşımayacağı­nı -“mastürbasyonal cinsellik” dışında- anladım. Sevgililer bu­nu iyi bilir. Arzuladıktan orgazm değildir, en azından genellik­le ve en hararetli biçimde arzuladıktan o değildir. Arzuladıkla- n ötekidir, ötekinin arzusudur ve ötekinin hazzıdır; arzuladık- lan onunla aşk yapmaktır; burada ve şimdi tam olarak da bu­nu yaparlar, bunu yaptıklanna göre hiçbir şekilde yoksun de­ğildirler, tam tersine daha fazla ve daha iyi bir şekilde var olma­larını, orgazmdan önce zevk almalannı ve sevinç duymalannı sağlar bu. Okşayışlann hazzı, arzunun hazzı, potansiyel ve fiilî aşkın hazzı... Orgazm? Kimse buna kayıtsız kalamaz ama daha sonra gelecektir, böylesi daha iyidir: Sevgililer, daha ziyade aşk yapmak ve bu sürsün, sürsün, sürsün isterler.

30 Ağustos 2016 Salı

keriz insanlar keriz sohbet de

Kimi işyerinde herkesin çalışma masasının üzerinde grup grup çerçeveli aile fotoğrafları, tepesi tüylü yeni moda mankafa kalem­lerin hacıyatmazları ve üzerinde isimlerinin yazılı olduğu bir kupa vardır. Zaman zaman tuvaletlerde ağlayarak birbirlerine içlerini dökerler ve sabahleyin henüz su ısıtıcısı ikinci kez çalıştırılmadan kişisel haberlerin herhangi biri ofise yayılmış olur. “Ağrı kesici” ya da “onu elbiselerimden birini denerken yakaladım” gibi laflar eksiksiz açıklama ruhuyla ağızdan ağıza dolaşır.
Benimki o işyerlerinden biri değil. Manchester Adliyesi içinde canlı ve çabuk bir biçimde hareket eden, cüppelerini hışırdatan ve kritik bilgileri birbirlerine alçak sesle aktaran insanların bulunduğu bir yer. Buraya kuşkusuz erkeksi bir hava hâkim; mevcut işle hiçbir alakası olmayan sırların ifşa edilmesine izin verilmez. Bu yüzden duygusal sıkıntımın kanıtlarını ağır bir makyaj yapıp omuzlarımı dik tutarak maskeledim ve becerikli pozumun incecik pırıltısıyla gurur duyarak savaş meydanının yolunu tuttum.
Kendime adliye otomatlarının şu içi dolduğunda parmak ya­kacak incelikteki plastik bardaklarda sunulan meşhur gübre kokulu hazır kahvelerinden aldım ve tam o esnada, “Zor hatta sonuydu ha VVoodfbrd? Bitik görünüyorsun?” dedi bir ses.
Off, Gretton. Foyamı meydana çıkaracağını tahmin etmeliydim.
Petc Gretton serbest bir yazar, yani ajanslar için çalışan bir “muhabir”; şu hiçbir bağlılığı olmayanlardan. En can sıkıcı ya da gülünç davaları bulmak için listeleri tarar ve en düşük kaliteyi en yüksek teklif verene satar. Sık sık etrafımda dolanır ve kafa dinle­meme hiç izin vermez. Gaflet ve mutsuzluk onun ekmek kapısıdır. Adil davranmak gerekirse bu durum burada çalışan herkes için geçerli ancak çoğumuz bundan zevk almayacak kadar erdemliyiz. Gel gelelim Gretton’ın dehşet verici bir cinayet davasından hoş­lanmadığı hiç görülmemiştir.
Dönüp ona gereğine uygun bitkinlikte bir bakış fırlattım.
“Sana da günaydın Pete,” diye kestirip attım.
Sanki günışığına çıkınca şoka giriyormuş gibi gözlerini kır­pıştırıp durur; nedense bu hali bana hep babamın bir keresinde bahçedeki göletin dibinde, kara tortunun içinde saklanmış halde bulduğu hayaleti anımsatan o pembe solungaçlı balığı hatırlatır. Gretton adliye binalarının ortamına uyum sağlayabilecek biçimde evrim geçirmiş, günışığından alacağı D vitaminine ihtiyaç duyma­dan yalnızca kahve, sigara ve selofana sarılmış böreklerle beslenerek yaşayabilecek bir insan haline gelmiş.
“Yalnızca şaka yaptım tatlım. Sen hâlâ bu binadaki en güzel kadınsın.”
Gretton’la konuştuktan sonra kendinizi hep kaynar suyun altında sert kıllı bir fırçayla ovalamak istersiniz.
“Ne oldu?” diye sürdürdü sözlerini. “Yıllanmış şarabı fazla mı kaçırdın? Senin adam seni çok mu yordu?” Ardından da tiksindirici bir tavırla göz kırptı.
Taze kavrulmuş gübre aromalı kahveden bir yudum aldım.
“Nişanlımla geçen ay ayrıldık.”
Adamın nemli küçük gözleri can alıcı bir söz bekler gibi be­nimkilere kilitlendi. Hiçbir karşılık alamayınca başladı:
“Ah, canım... Bunu duyduğuma üzüldüm.”
“Teşekkürler.”
Gretton’ın geleneksel manada bir özel hayatı var mı yoksa akşam beş buçukta arkasında bir kuyruk bitip parlak yeşil renkli bir özel efekt bulutunun içinde açılan bacaya doğru mu kıvrılıyor, bilmem, ikimizin arasında böyle bir konuşma kesinlikle olmadı. Birbirimizin özel hayatı hakkında bildiklerimiz şunlarla sınırlı­dır; a) benim bir nişanlım var, artık geçmişte kaldı ve b) o aslen Carlislelıdır. ikimiz de bundan memnunuz.
Ayağını sürttü.
“Dokuzuncu salondaki havaalanı eroin kaçakçılığı gümbürtüsünü duydun mu? Söylendiğine göre kolostomi torbalarında yakalamışlar.”
Kafamı salladım.
“Bu sefer gerçekten iyi halt ettiklerini iddia edebilirler!”
Bu söylediğine kaz gibi güldü; atılmış nişan çoktan unutulmuştu.
“Ben de birinci salondaki namus cinayeti üzerine çalışmaya devam edecektim,” dedim gülmeden. “Ne yapalım biliyor musun, sen uyuşturucu davasıyla ilgilen, ben de cinayete bakayım ve öğle arasında notlarımızı karşılaştıralım.”
Pete bu “karşılıklı yarar” diplomasisindeki kurnaz taktiğin ne olduğunu merak ederek beni şüpheli gözlerle süzdü.
“Olur, tamam.”
Kasvetli dava konuları yüzünden moralimin altüst olma ihtimali olsa da işimden keyif alıyordum. Açıkça tanımlanmış kuralların ve rollerin olduğu bir yerde bulunmak hoşuma gidiyordu. Görünürdeki belirsizliklere rağmen net bir işleyiş vardı. Mahkeme salonunun dilini okumayı, davaların geçici durulma ve ani yükselme anlarını tahmin etmeyi, dava vekilleri arasındaki Mason fısıldaşmalarını yorumlamayı öğrenmiştim. Belli avukatlarla samimiyetimi güçlen­dirdim ve jüridekilerin yüzlerini okumakta uzmanlaştım. Salondaki öfkeli dinleyicilerden birinin peşime takılıp bana hikâyenin lanet olası bir gazetede yer almasını istemediklerini söylemesine fırsat vermeden oradan sessizce sıvışma konusunda hız kazandım.
iğrenç kahvenin dibini çalkalayıp bardağı attım ve birinci mahkemenin volunu tuttuğum sırada arkamda ürkek bir kadın sesi duydum.
“Affedersiniz? Rachel Woodford siz misiniz?”
Arkama dönünce karşımda küçük bir kız buldum; hafif karga bir burnu, tepesinde saman sarısı kıvır kıvır bir saç halesi ve yü­zünde tedirgin bir ifade vardı. Üzerinde okul üniforması olsa on iki yaşında olduğu söylenebilirdi.
“Bugün sizi izleyen yeni muhabir benim,” dedi kız.
“Ah, evet.” Adını hatırlamak için hafızamı zorladım, haber servisinde ondan söz edildiğini anımsıyordum fakat konuşmanın üzerinden bir jeolojik çağ geçmiş gibi hissediyordum.
“Zoe Clarke," diye hatırlattı.
“Zoe, elbette, üzgünüm, bu sabah kafam biraz dağınık da. Bugün cinayet davasıyla ilgileniyorum, katılmak ister misin?” “Evet, teşekkürler!” Sanki ona Lakes’te yürüyüş yaparak geçi­receği bir hafta sonu gezisi teklif etmişim gibi neşeyle gülümsedi.
“Haydi, gidip peruklularm birbirleriyle atışmalarını izleyelim,” dedim. Uzaklaşan Gretton’ı işaret ettim. “Ayrıca arkadaşça yaklaşıp hikâyeni çalarak uzaklaşan şu ter kokulu adama da dikkat et.” Zoe güldü. Öğrenecekti.
Öğle yemeği vaktinde basın odasında (adliyenin dibinde tahta cilalı bir çalışma masası, birkaç sandalye ve çökük bir dosya dolabıyla düzenlenmiş nikotin lekeli penceresiz bu hücre için havalı bir isimdi bu) dizüstü bilgisayarımı açtım ve e-postalarımı kontrol etmeve başladım. Mindy’den mesaj vardı.
“Müsait misin?”
Evet, yazıp gönderdim.
Mindy konuşabileceği zaman e-posta göndermekten hoşlan- mazdı çünkü konuşmayı severdi, ayrıca kendisi ses bilgisel bir imla kılavuzu gibiydi. Bana ve Caroline a yazdığı mesajlara “Veştebu!" eklerdi ve biz de bunun Hintçe bir kelime olduğunu sanırdık. Ta ki sorup da “ve işte bu” demek istediğini anlayana kadar...
Telefonum titremeye başladı.
“Selam Minddedim yerimden kalkarak. Basın odasının ka ­pısından dışarı çıktım.
“Daire buldun mu?”
“Hayır,” dedim iç geçirerek. “Rightmovea bakmava devam ediyorum ve fiyatların ani bir emlak kriziyle mucizevî bir biçimde düşmesini umuyorum.”

“Şehir merkezinde olmasını istiyorsun, değil mi? Kiralık olsa fark eder mi?”
Rhvs evin yasal haklarını benden satın alıyordu. Parayı bir daire almak için kullanmaya karar vermiştim. Aslında bekâr bir kadın olarak kozmopolit yaşamın tadını çıkarabileceğim, merkezde bir daire olmasını istiyordum ancak fiyatlar ateş pahasıydı. Mindy altı arlığına bir ev kiralayıp kendimi toparlamam gerektiğini düşünüyordu. Caroline kira ödemenin para israfı olduğu fikrindeydi. Ivor onun boş odasına yerleşebileceğimi, böylelikle tuhaf, gürültücü kiracısı Katya’yı defetmek için sonunda bir nedeni olacağını söylüyordu. Mindy, Ivor’ın bunu “bir yerlerine güvense” zaten yapabileceğini düşünüyordu.
“Eveeet...” dedim dikkat kesilerek. Mindy makul bir öner­meyi alır ve onu kendine has bir biçimde bütünüyle akılsal bir şeye dönüştürürdü.
“Aramaya son ver. Korkunç zengin bir müşterim var ve altı aylığına Mumbai’ye gidiyor. Northern Quarter’da bir evi var. Sa­nırım eskiden bir pamuk fabrikasıymış ve anladığım kadarıyla ha-ri-ku-la-de. Güvenilir bir kiracı arıyor, ben de senin dünyadaki en güvenilir insan olduğunu söyledim ve o da bu durumda anla­şabileceğinizi söyledi.”
“Hım...”
Mindy’nin ilettiği aylık kira uygun bir rakamdı. Karşılanamayacak bir miktar değildi ve hele bahsettiği türden bir yer için kesinlikle çok değildi. Ancak Mindy’nin sinsi deliliği... O ev muhtemelen Albav Avare-Fifi adında sadece suşi kıvamında orkinosla beslenen ve çişini tutamadığı için günde dört kez yürüyüşe çıkarılması ge­reken Maltipoo cinsi bir köpekle birlikte kiralanacaktı.
“İşten sonra gelip benimle birlikte bakmak ister misin?” diye ekledi Mindv. “Müşterim cuma günü gidiyor ve evle kadının ku­zenlerinden biri de ilgileniyor. Kadın onun az da olsa bir kok
manyağı olduğunu söylüyor ve ona güvenmiyor. Bu yüzden favori sensin fakat elini çabuk tutman gerekecek.”
“Kok manyağı mı?”
“Bilirsin işte, kokain. Şans tozu.”
“Tamam.”
Bu fikri şöyle bir düşündüm. Sabit bir altı aylık süreçten daha uzun vadeli bir şey arıyordum aslında. Uzatma seçenekli bir altı ay olacağını düşünmüştüm. Ancak bu da daha gerçekçi bir şeyler arama sürecinde hayallerimi yaşamak için bir fırsat olabilirdi.
“Evet, tabii.”
“Harika! Saat beş buçukta Afflecks’in orada buluşalım mı?”
“Orada görüşürüz.”
Bunu fark etmek can sıkıcı olsa da basın odasına dönerken evden ayrılma işini neden ağırdan aldığımı anladım. Rhvs’ten ayrılma fikri sözden eyleme dönüşmek, gerçekleşmek üzerevdi. Mal varlıklarını ayırma, eşyaları bölüşme, akşam-vakti-bomboş- bir-eve-ve-belirsiz-bir-geleceğin-büyük-derin-boşluğuna-girme fikri gerçekleşiyordu. Bir yanım, şu acıyan ödlek yanım çığlık atmak istiyordu: “Bekle! Dur! Onu kastetmedim! Kurtarmak istiyorum!" Harekete geçmenin verdiği rahatsızlık kendini göstermişti.
Birkaç gün önce Rhys’ten gelen mesajı anımsadım; sözlerinden öfkeli olduğu kadar hüzünlü de olduğu anlaşılıyordu: “Umarım bir ev bakıyorsundur çünkü bu şekilde birlikte yaşamanın sonu gelmeyecek gibi.”
Bilgisayarımı açtım ve inek gübresi kahvelerinden bir bardak daha içsem mi diye düşündüm.
Zoe içeri girdi, sinir bozucu sesler çıkararak etrafımda do­lanmaya başladı.
“Gidip bir şeyler yiyebilirsin. Eşyaların burada kalsın istersen." dedim.
“Teşekkürler.” Montuyla çantasını bıraktı, dizûstü bilgisayarını dikkatlice masaya koydu.
manyağı olduğunu söylüyor ve ona güvenmiyor. Bu yüzden favori sensin fakat elini çabuk tutman gerekecek.”
“Kok manyağı mı?”
“Bilirsin işte, kokain. Şans tozu.”
“Tamam.”
Bu fikri şöyle bir düşündüm. Sabit bir altı aylık süreçten daha uzun vadeli bir şey arıyordum aslında. Uzatma seçenekli bir altı ay olacağını düşünmüştüm. Ancak bu da daha gerçekçi bir şeyler arama sürecinde hayallerimi yaşamak için bir fırsat olabilirdi.
“Evet, tabii.”
“Harika! Saat beş buçukta Afflecks’in orada buluşalım mı?”
“Orada görüşürüz.”
Bunu fark etmek can sıkıcı olsa da basın odasına dönerken evden ayrılma işini neden ağırdan aldığımı anladım. Rhvs’ten ayrılma fikri sözden eyleme dönüşmek, gerçekleşmek üzerevdi. Mal varlıklarını ayırma, eşyaları bölüşme, akşam-vakti-bomboş- bir-eve-ve-belirsiz-bir-geleceğin-büyük-derin-boşluğuna-girme fikri gerçekleşiyordu. Bir yanım, şu acıyan ödlek yanım çığlık atmak istiyordu: “Bekle! Dur! Onu kastetmedim! Kurtarmak istiyorum!" Harekete geçmenin verdiği rahatsızlık kendini göstermişti.
Birkaç gün önce Rhys’ten gelen mesajı anımsadım; sözlerinden öfkeli olduğu kadar hüzünlü de olduğu anlaşılıyordu: “Umarım bir ev bakıyorsundur çünkü bu şekilde birlikte yaşamanın sonu gelmeyecek gibi.”
Bilgisayarımı açtım ve inek gübresi kahvelerinden bir bardak daha içsem mi diye düşündüm.
Zoe içeri girdi, sinir bozucu sesler çıkararak etrafımda do­lanmaya başladı.
“Gidip bir şeyler yiyebilirsin. Eşyaların burada kalsın istersen." dedim.
“Teşekkürler.” Montuyla çantasını bıraktı, dizûstü bilgisayarını dikkatlice masaya koydu.